” Hamide Teyze, namı değer Hamide Ana, bundan 12 yıl önce, doğup büyüdüğümüz şehri İstanbul’u sırtımızda çantalarımızla terk edip yürüyerek yollara düşen bizleri Alakır nehri’nin kenarındaki değirmeninin önünde durduran insan.

Hiç unutmadık o günü ve sonrasında senelerce HES katliamı gelinceye kadar geçen o rüya gibi güzel günleri.
Yine andık, yine güldük bu bayram buluşmasında da bol bol 🙂 Yine incir, üzüm toplayıp yedik. Bol bol koyu çay içip sert tütün sardık karşılıklı..

‘Hazır evlat’ der bize..
İlk kez, toprak arayışımız sırasında yürürken aylardır Toroslarda, erzak ihtiyacımız için değirmeninin önünde durduğumuzda karşılaşmıştık onunla.
Asırlık çınar ve meşe ağaçlarının, kızılçam ormanlarının arasından güldür güldür akan Alakır nehrinin kenarına kurulmuş taş değirmeninin hemen üstündeydi arkasını koca bir kayaya yaslamış yamaçta duran iki katlı güzelim taş evi.

Yanımıza gelmiş; “Allah size nasıl bir ceza vermiş acaba? Sırtınıza onca yükü yüklemiş dağ taş dolandırıyor sizleri böyle avare avare..” demişti.
“Günahımız çok. Çok tükettik. Hiç üretmedik. Bizde senin gibi sadece kendi ürettiğimizi tüketeceğimiz basit ve sade bir yaşam kurmak için toprak aramaya düştük yollara.” diyince de;
“Her yer toprak ya! Neyi ararsın daha?!” diye çıkışmış ve “Bak her yer boş burada. Yap bakalım yapabiliyorsan. Asıl önemli olan o!” diye eklemişti.

Şehirde yaşarken hayalini kurduğumuz, üzerine ne muhabbetler yaptığımız, ne felsefeler, ideolojiler.. ürettiğimiz, ama kalkışmamak için hep kendimize türlü bahaneler uydurduğumuz yaşamı o tek başına yaşlı bir kadın olarak, dağın başında, keçileri, bostanı, taş evi.. inanılmaz çeşitlilik ve bereketteki üretimiyle, tek kuruş paraya ve başka hiçkimseye muhtaç olmadan yaşıyor ve dimdik karşımızda duruyordu işte.. Onu tanıyınca, şu genç halimizle, kendi korkularımızdan, bahanelerinizden, vıdı vıdılarımızdan utanmıştık. Karşımızda o zamana kadar kitaplarda okuduğumuz permakültür, kendine yeterli yaşam, organik-ekolojik yaşam.. ın üstadı duruyordu..

Yürüyüşümüzü sonlandırıp hiç tereddüt etmeden yerleştik eteklerinin dibine Hamide Teyze’nin.. Alakır nehrinin kenarına kurduk bizde yuvamızı.. Başladık bizde tüttürmeye dumanımızı..
Sonrası bolluk, bereket, muhabbet, özgürlük, sağlık, şifa..

O zamanlar Alakır’da zilliyet vardı. Tapu ve mülkiyet yoktu. Rıza vardı. İyi niyet vardı. Hoşgörü vardı. Bizim gibi iki tipe bile sorgusuz sualsiz, beklentisiz, karşılıksız, yaşam alanlarını, topraklarını, kalplerini açan insanlar vardı. Hepsi yaşlıydı yaşça. Ama gencecik yürekleri ve mertlikleri vardı her birinin. O güzel insanların çoğu göçüp gitti bu dünyadan, azı kaldı.. Yerlerine gelenler mülkiyet hırsıyla yanıp tutuşan, üç kuruş için yapmayacakları kepazelik olmayanlardı. HESçilerle aynı döneme denk gelmelerinin sonucunda Hamide Teyze’nin tabiriyle “Şeytan çarpmışa çevirdiler Alakır’ı.. Cenneti cehenneme..”

İnsanlık ve onun kadim güzellikleri çok az artık Alakırda. Doğa ile birlikte onu da eş zamanlı yok etti iblisler köyde..
Ama biz varız. Bizim yaşayarak koruduğumuz topraklar, özgürce akan bir nehir var hala..
Bizi yok edemediler.
Edemeyeceklerde..
Hamide Teyzeler, Durmuş Amcalar olmaya çalışacağız geleceğe, iblislerin çarpamadığı bereketli topraklarda, özgürce tüm canlılara akan Alakır nehrinin yanıbaşında dumanı tütecek hep yuvaların barış ve kardeşlik içinde..

Hayatın kendisi bayram ve kutlu zaten.
Kurban etmeye gerek yok hiçbir güzelliği..”

Yazar Hakkında

Magnon, pozitif bir dille ve barışçıl bir anlayışla, coğrafyalar arası bilgi ve tecrübeyi aktaran, paylaşan ve üreten bağımsız bir platformdur. Doğu kültürünü ve doğayı anlatır. İlham verici yazılı ve görsel içerikler üretir; kendine özgü sanatsal, kültürel etkinlik ve projeler düzenler.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.