Direnen Üretici Tüketici Kolektifi (DÜRTÜK),  İstanbul ve çevresinde yok edilme tehdidi altındaki yerel üretimle dayanışmak için yola çıkan, uygun fiyata nitelikli gıdaya erişim sağlamayı, küçük çiftçinin varoluş koşullarını desteklemeyi ve alternatif bir gıda ekonomisiyle ekoloji mücadelesine aktif destek vermeyi amaç edinen bir Topluluk. Bu kent pratiği hakkında  detaylı bilgi edinmek için topluluğun üyelerinden,  Barış Büyükgüçlü, Sevgi Ortaç, Umud Dalgıç, Ercan Kayra ve Uygar Bulut ile konuştuk.

DÜRTÜK nedir, nasıl  örgütleniyor, neler yapar?

Umud: Adına Direnen Üretici ve Tüketici Kolektifi dediğimiz ve şu anda hepimizin mahkum olduğu üretim-tüketim ilişkilerine politik bir çözüm üretmeye çalışan bir topluluk DÜRTÜK. Peki bu politik çözümü nasıl sağlıyoruz? Bir siyasi parti gibi politika yapmıyoruz elbette. Tamamen gündelik hayatlarımızdaki pratiklere, kendi siyasi özne oluşlarımıza, kendi davranışlarımızı değiştirmeye dönük aşağıdan yukarıya doğru yatay bir örgütlenme ile yapmak istiyoruz. Çok mütevazi bir oluşum. Biz üretimin olduğu kadar tüketimin de  politik anlamda önemli bir aşama olduğunu düşünüyoruz. Belli ilkelerle yavaş yavaş değiştirerek, doğru ilişkiler kurarak bunları hep beraberce yaparak, şu anda mevcut sistemin dayattığı bireysel tüketime dayalı ilişkileri değiştirebileceğimizi düşünerek yola çıktık. Biz harekete geçmeden önce bunu kendi aramızda zaten 2-3 yıldır konuşuyorduk. Dünyada farklı yerlerde benzer deneyimleri araştırdık, ettik. Niyetimiz piyasa dışı bir takım ekonomik ilişki ağlarını kurmaktı. Tüketimi yerelleştiren, küçük üreticilerle ilişki kuran ve bu ilişkilerin yarattığı ekolojik sorunları değiştirmeye çalışan, bunun karbon izini azaltmaya çalışan, daha adil, daha karşılıklı sömürüye dayanmayan bir yaklaşım geliştirmek istedik.

“Her mahallede bir DÜRTÜK olsun istedik.”

Ercan: Küçük üreticiyle tüketiciyi buluşturacak doğrudan mekanizmalar kurmak istiyoruz. Gıdayı müşterek olarak ele alıyoruz. Aktif olarak direnişte olan ve bir şekilde baskı hisseden üretici ile dayanışmak amaçlı alış veriş yapan,  ama bunu yaparken de alışagelmiş üretici tüketici halleriyle değil de bunu bir üretim ilişkisinin ötesinde gıda egemenliğini yeniden tesis etmek olarak anlayan ve bu pratiği ve bu fikri yaymayı da kendine iş edinen bir topluluk. Her mahallede bir DÜRTÜK olsun istedik.

Barış: Haziran ayının başında ne yapacağımıza dair toplantılar yapmaya başladık. Ekim ayında da bu işe başlamış olduk. Burada yola koyulurken temel hedeflerimizden biri  İstanbul ve çevresinde yok edilme tehdidi altında olan yerel üretimle ve küçük çiftçilerle dayanışmaktı. Küçük çiftçinin varoluş koşullarını desteklemeyi ve alternatif bir gıda ekonomisi ile ekoloji mücadelesine doğrudan katkı sunmak istedik.

Uygar: Tabi ne yapıyoruz kabaca? Tanıdıklarımızdan oluşan 180 kişiye yakın bir grubuz ve sanıyoruz ki bunun 50 kişi kadarı dönüşümlü düzenli alışveriş yapıyor. Yani biz öncelikle bir çeşit toplu alım gücü örgütlemiş olduk. Piyasa ekonomisinin, kapitalist sermayenin arzuladığı tüketim yollarının tersini zorlayacak antikapitalist bir kolektif ekonomi, ortak karar mekanizması. Bu başlı başına önemli bir güç oluşturuyor bence. Üstüne de bu gücü bostancılardan haftalık düzenli alışveriş yaparak küçük üreticiye aracasız bir şekilde kanalize etmeye çalışıyoruz ve biz de taze, fiyatı daha uygun ve ne şartlarda yetiştiğini, hazırlandığını bildiğimiz ürünlere ulaşmış oluyoruz. Tabi bu üreticiler mevcut şartlara göre değişebilir de artabilir de.

Umud: İşin başında işte biz böyle bir şey kurduk, hadi insanları çağırıyoruz gibi bir şey olmasın diye önce İstanbul’da bu meseleyi dert edinen arkadaşlarımızı çağırdık. Oturup bunu nasıl yapabiliriz diye konuşmaya tartışmaya başladık. Benzer girişimlerde bulunan kolektif ve kooperatiflerle görüş alış verişinde bulunduk.

12523927_1104647186260261_8847408600293702737_n

“Biz burada insanlara bir hizmet sunmuyoruz. Biz üretici ile birlikte hep beraber bir iş yapıyoruz”

Sevgi: Dağıtıma başladıktan sonra da bir hizmet almaya ya da hazır kurulu bir düzene eklemlenmeye değil birlikte kurmaya yönelik davetlerde bulunduk. Nihayetinde olanaklarımız ne ise o kadar genişletebiliriz bu ağı. Yol üzerinde yeni gelenlerin de önerileriyle şekilleniyor, gelenin getirdikleriyle ağ genişleyebiliyor. Üreticiyle de böyle bu. Yani üretici ile birlikte düşünebileceğimiz, üretici ile birlikte elimizi taşın altına koyabileceğimiz bir iletişim zeminini nasıl kurarız bunu konuştuk hep. Bir markete gidip bir şeyler satın aldığınızda, market size bir hizmet sunuyor. Bunu yaparken aldığınız ürünün nasıl üretim süreçlerinden geçtiği, kaç el değiştirdiği görünür değil. Sömürü ilişkilerinden tutun, endüstriyel üretimin kimyasal artıklarına görünmez bir süreç yaşanıyor. Biz bu aradaki boşluğu kapatmak istiyorsak zaten yüz yüze gelebildiğimiz, birlikte düşünüp eyleyebildiğimiz bir alana ihtiyacımız var.

Barış: Şu da var ilk siparişleri almadan önce her üretici ile bire bir görüşüp, ne tür tohum, gübre kullandığını yine kimyasal ilaç kullanıp kullanmadığını vs.. bütün bunları sorarak, öğrenerek hareket ediyoruz.

Umud: Çalıştırdığı işçi ile adil bir ilişki kuruyor mu?  Kendisinin ya da İşçisinin sigortası var mı, sosyal güvencesi var mı.. piyasa ile nasıl  ilişki kuruyor.. hallere mal götürüyor mu.. bunlarının hepsini sorup soruşturuyoruz. Bu anlamda Boğaziçi Tüketim Kooperatifi’nin deneyimlerinden  yararlandık. Onların bu bahsetiğimiz  ilişki biçimlerini sorgulayan anketleri var. Biz bu anketler üzerinden üreticilere sorularımızı yönelttik  Tabii bunları yaparken kafamızda bir altın oran yok. Uymuyor ise alış verişlerimizi keseceğiz demiyoruz. Kuracağımız ilişkinin nereye evrileceği, nasıl gelişeceğini anlatan yol haritası sadece bu anketler. Yani bu kriterlere sahip bir üretim bulamadığımızda işi bırakmıyoruz. Burada bizler için önemli olan bizim bu üreticilerle kurduğumuz ilişki biçimin nereye evrileceğidir. Üretici ile istediğimiz ilişki biçimini yakalamak için kullandığımız bir yol haritası ve bir geçiş dönemi aynı zamanda. Misal çiftçi göçmen işçi çalıştırıyordur, onun özlük haklarını korumuyordur. Bu durumda biz üreticiye gidip; ya bak sen yanında çalışan işçiyi sigortala, aradaki aracıyı çıkarttığında bizim sana vereceğimiz fiyat sonuçta aradaki kâr marjını kapatacaktır, diyebiliriz. İlişkinin adil olabilmesini sağlamak için oraya hem finansal hem de bilgi desteğinde bulunabiliriz. Yine mesela çiftçiye kimsayasal gübre kullanma demek yerine biz sana hayvan gübresi bulacağız, diyebiliriz. Böyle bir ilişki biçiminden bahsediyoruz.

12509621_1107910139267299_2679818432730021752_n

“Sadece Yedikule bostancıları değil direnen tüketiciler olarak biz de mağduruz..”

Sevgi: İlişkiler içerisinde herkesin bir özne-aktör haline gelerek var olabildiği bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Mesela bir süre bostancılar bizi toptancı olarak algıladılar. Bazı bostancılar için bir toptancı pozisyonunda oyunun içerisine girmiş olduk, bir dil meselesi bu. Fakat bir yandan da bu şekilde, yani tanıdık bir eleman olarak belki de değişimi daha rahat konuşabilir hale geliyoruz. Galiba yönteme dair fark da buradan, müdahil olma biçiminden doğuyor. Kendi talepleri olan, tanıdık bir aktör olarak sisteme giriş yapmak ve karşılıklı bir değişim dönüşüme çalışmak…

Umud: Zaten bu nedenle direnen üretici ve tüketici diyoruz.. Biz zaten direnen, mücadele eden  üreticilere  gelin beraber mücadele edelim diye giriyoruz bu işe.

Sevgi: Bostanlar yok oluyor, bostancılar mağdur oluyor, ah tüh olmasınlar yerine, kendi hayatımızdaki dezavantajları görüp, bunun üzerinden, bu gidişat bize de zarar, bu bostanların kaldırılması bize de zarar diyebilmek… Ve üreticinin sorunlarını ortak sorunlar haline getirmek. Bunu dediğinizde kurabileceğimiz dayanışmanın ve direnişin temelini de atmış oluyorsunuz.

“Çiftçiler neden kâr koymadığımızı anlayamıyorlar..”

Peki üreticilerin zamanla size olan bakışı değişti mi?

Uygar: Zamanla hem bizde hem de bostancılarda bir değişim, dönüşüm yaşandı. Üreticilerin başta bizi toptancı sanma hali daha sonra ‘’bir takım aktivist gençler bize yardım ediyor’’a evrildi. Sanırım hâlâ bu sularda algıları. Biz bunu daha aşağılara, asıl yerine doğru çekmek istiyoruz. Yani biz çiftçilere; bu bir yardım, işte tepeden uzanan bir el vs. şeklinde yukarıdan değil de, bu bizim de müşterek alanımız ve biz de kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak için buradayız diyen daha yataydan bir yerden seslenebilmek istiyoruz, bizi böyle anlamalarını istiyoruz. Kendimize gelince, ben şahsen örneğin başlangıçta bostancılarla olan bu dayanışmayı daha merkezi otoritenin hukuksuz yaptırımlarına, rantsal talana, ekolojik kıyıma vs. karşı durmakla ilgili bir yerden anlamlandırırken, şimdi bunun bir yandan da çok daha doğrudan antikapitalist bir mücadele olduğunu düşünüyorum; küçük üretici diyorum, üretim araçlarını elinde bulunduran proleterya gibi değil midir mesela? Kent, kolektif emeğin ve artı ürünün toplumsal ve coğrafik olarak şekillenmesiyse, kentsel talepler sınıfsal meselelerden nasıl ayrı yahut ona göre tali tutulabilir? Kentsel iktisadın ulusal ekonomi içindeki yerini ne kadar anlıyoruz? Diye eklemlenen sorular. Neticede karşılıklı dönüşüp duruyoruz.

Barış: Üreticiler bu işten bizim bir maddi karşılık beklediğimizi düşünerek ürünlerini daha ucuza satmak istediler. Biz hayır dedik ve onlara şunu söyledik; siz pazarda el arabasında kaça satıyorsanız biz gene aynı fiyatla sizden alalım dedik. Çünkü bizim üzerine koyduğumuz bir şey yok.

Sevgi: Tabii üreticilere bunu anlatamadık hemen, zaman istiyor. Kâr koymuyorsanız bunu neden yapıyorsunuz diye soruyorlar.

Uygar: Öyle bir bakış hâlâ da var. Bostanların yıkım sürecinde bunu daha net gördüm. Yani belki kâr amaçlı orada bulunmadığımızı anlıyor bir çoğu artık ama hala bir ayrıksılık var, bizi doğal olarak ‘dışarıdan gelenler’ olarak hesaba katıyorlar hala. Onlar orada bir şekilde kişisel hak taleplerinin peşindeyken, biz ise kentsel mirasa sahip çıkmak, işte bostanları korumak falan için orada bulunduğumuzdan, bizi ayrı bir yere koyuyorlar. Ama yavaş yavaş bu diyalog kişisel hak talebinden, müşterek olana vurgu yapan kolektif bir siyasal örgütlenmeye evriliyor, daha da evrilecektir. Yarın başka bir alan savunmasında bostancıları da yanımızda görebiliriz mesela.

IMG_5829

Burada hiçbir şekilde kâr koymuyorsunuz yani..

Umud: Mahalle pazarına gidip alış veriş yaptığınızda kâr etmeyi düşünmezsiniz değil mi? Aksine cebinizden paranız eksiliyor. Bizim bu yaptığımız şey de  gidip bir semt pazarından ev alış veriş yapmaktan farklı değil. Fark bireysel değil de bunu bir toplulukla beraber yapmamızdır.

Barış:  Tabii satın alma sırasında yapılan masrafları yani işte benzin parası gibi ücretleri kendi aramızda bölüşüyoruz.

Sevgi: Bu kâr meselesi ile ilgili olarak; burada bir gönüllü emek var sonuçta tabiki ve bunun bir karşılığını tarif etmek o kadar kolay değil, bostancılara değil sadece, kendimize ve birbirimize de. Kendi geleceğimiz için kurucu bir takım adımlar atmaya çalışıyoruz, halihazırda marketten nane alırken dertli düşüncelere dalmıyorsanız zaten böyle bir çaba içerisine girip kendinizi yormazsınız. Topladığımız siparişler çok büyük şeyler değil henüz üreticiler için. Ama şunu da söylemek lazım; bostancılar dediğimizde de homojen bir grup insandan bahsetmiyoruz, yekpare bir beden yok ortada. Her bostancının kendine göre yöntemleri ya da problemleri var. Oradaki araziye dair güvencesizlikler, piyasayla itiş kakışlar, farklı siyasi eğilimler var. Benim bunu aktarabileceğim bir çocuğum yok diyor bazısı mesela, ya da bir kısmı çocuklarımızın hiçbirini bu işi yapmaya teşvik etmiyoruz diyorlar. Şimdi böyle yıkımlı, güvencesiz, yarınsız falan bir atmosferde geleneksel yapıların dışında birşeyler hayal edebilmek için karşılaşma olanakları yaratmak gerekiyor.

“Bu yaptığımız politik bir eylem..”

Nasıl bir iş bölümü var içinizde?

Ercan: Biz bir hizmet sunmadığımız için hep beraber düşünüp, tartışıp bir şeyler kuruyoruz. Dolayısıyla bizim için önemli olan şey insanların verdiği siparişin peşine düşmesi, hesabını tutması, hesap sorması. Burası çok önemli. Zaten sonrasında hayat rutini müsait olan herkes o disiplin haline alıştıktan sonra koşturmacasına da dahil oluyor meselenin. Disiplin hali diyorum zira işte hasta olursun ve atlatmak için sabah akşam sürülen merhem gibi bir durum, alışana kadar zor gelen bir şey hani.

Umud: Kolektif bir emek söz konusu burada. Doğru bir iş bölümünü bulmak da önemli bir çaba. Bu nedenle yaptıklarımızın  politik bir eylem olduğunu söylüyoruz. Kolektif ihtiyaçları  bireysel sıkıntılara ve bireysel konformizme düşmeden hep beraber nasıl paylaştırabiliriz diye çaba gösteriyoruz. Derdimiz bu ve bunu da yatay örgütlenerek, düzenli olarak rotasyona tabi tutarak,  yeni insanları da katarak, insanların aldıkları emekleri üstlerinde yük olmayacak şekilde dağıtarak  ve buna hep beraber konuşarak, kolektif kararlar vererek yapabileceğimizi düşündük..

Uygar: Tabi kabaca toparlamak gerekirse, halihazırda kendi aramızda şöyle bir iş bölümü var; bazı arkadaşlar her hafta bostancılarla iletişime geçiyor, o hafta neyi temin edebileceğimizi yani neyin taze olduğunu öğreniyorlar. Bir grup arkadaş bostancıların verdiği bilgiler doğrultusunda bir sipariş listesi oluşturuyor ve bunu mail grubumuzda ve kapalı facebook grubumuzda paylaşıyor. Sonrasında insanların siparişlerini vermeleri için 3-4 gün bekliyoruz. Ardından bir ekip de bostanlara giderek siparişi verilen ürünleri alıp dağıtım noktamız Beyoğlu’ndaki Dünyada Mekan’a getiriyor. Son olarak hep birlikte  mekana getirilen ürünlerin dağıtımınını yapıyoruz. Ardından da haftalık rutin toplantımızı gerçekleştiriyoruz. Bütün bu işler 10-15 kişilik bir koşuşturmaca grubu içerisinde dönüyor.

12645036_1107910262600620_4904511249168121931_n

En çok karşılaştığınız sıkıntılar neler oldu ve bu sıkıntıları nasıl aştınız?

Ercan: Lojistik kısmında sıkıntılar yaşıyoruz. Neden hep aynı insanlar bu  koşuşturmacada varlar gibi.. (Gülüyor)  . Hayatın koşuşturması içinde yeterince organize olamadığımız, yeterli sinerjiyi yakalayamadığımız zamanlar oluyor.

Sevgi: Siparişi almaya gelen insanların; ya bu değirmen nasıl dönüyor diye sormaları önemli. Bu yeşillikler gelmiş buraya ama acaba nasıl geldiler? Zaten bütün mesele de otun bostandan buraya nasıl geldiğini görmekten öte, parçası olabileceğiniz bir alan olması. Birbirimizi sorup duruyoruz; masa başı işler kadınlarda, kol gücü erkekler de mi kaldı? Parayı bostancı Ahmet’e mi verdin Havva’ya mı… (Gülüyor)

Umud: Alışagelen konformist toplumsal  ilişkiler her zaman gelip sana dayatıyor bunları. Hepimizin aklından şu geçiyordur; ulan inip şu marketten bir demet maydanoz alayım daha kolay çünkü.. DÜRTÜK’ün siparişi de gelmedi zaten, ya da gidemedim, şimdi bekleyemem diyebilir insanlar. Hepimizin aklından geçiyordur ama işin siyasi yanı da tam bu. İttirmek. İnat etmek. Direnmek. Toplumsal cinsiyet ilişkileri için de bu böyle. Hepimiz kolayına geleni yapıyor..

Uygar: Bu yüzden kolektifin adını DÜRTÜK koyduk.. dürtüyoruz.. (Gülüyor)

P1140427

“Burası bizler için aynı zamanda sosyal bir alan..”

DÜRTÜK sizin hayatınızda nasıl bir değişim yarattı?

Uygar: İlerde hepimiz bostancı oluruz.. (Gülüyor)

Sevgi: Senin bu sorun esasında kurduğumuz ilişkiler ile çok alakalı bir şey. Yani zaten sofralarda bunları konuşan insanlarız, eylemeye geçiyoruz. Burada bir taraftan bir birikim de oluşuyor, yapmaya etmeye dair bir birikim.

Ercan: Dükkanının ihtiyacını Dürtük’ten doğru karşılayan esnaf arkadaşlarımız var mesela. Yani belki de ilerde Beyoğlu esnafı ürünlerini DÜRTÜK’ten karşılayacaktır. Gidip halden filan almayacak belki de. Mesela geçen toplantıda konuştuk bisikletlerle beraber gidelim kalan ürünleri dağıtalım dedik. Yani bu şekilde diğer direniş biçimleriyle de dallanabiliriz. Daha başka fikirler, bir yandan hep kafa yormacalar. İnsanların bir şekilde  buraya gelip ürününü almasını sağlayacak bir hali yaratmak istiyoruz. Bunu çoğaltmak istiyoruz.. Bunlar hep pozitif tutuyor tabi insanı.

Umud: Kendi kişisel deneyimimden örnek vereyim mesela; Cizre kuşatmasından  ve  yine Ankara patlamasından sonra beni hayatta tutan, evde oturup bilgisayarın başında kara haberler okuyup bütün gün depresyona girmemi engelleyen, çürümekten kurtaran şey DÜRTÜK oldu. Çünkü ikisinde de bizim etkinliğimiz vardı. İkisinde de biz o klasik şeyi yaşadık; şimdi yas mı olmalı diye. Politik anlamda kurucu bir siyaset yapıyoruz diyorum ya, evet o gün biz gidip Hazzopulo’da dağıtımı yapmasak belki akşam Galatasaray’daki eyleme de gidemeyecektik. Gündem o kadar ezici ki. Seni evine hapsetmek istiyorlar. Hiçbir şey olmasa dostları ve yoldaşları görüyorsun etkinlikte. Evinden bunun için çıkıyorsun.

Sevgi: Ve gerçekten dokunabildiğin bir iş yapıyorsun. Bu temsili demokrasi girdabında gerçekten eyleyerek bir şeyler yapma vasıflarımız köreliyor. Elimizin yetişmediği yerlere bakıyoruz sürekli, taş attım dağa diye kalıyoruz; ettiğin laf kayboluyor, yaptığın işin sonucunu göremiyorsun. Diğer tarafta kendi yerelliğinde bir şey kurup ses verebiliyorsun.

Barış: Mesela bir süre bostancılara neden kış sebzeleri yetiştirmiyorsunuz, pırasa, ıspanak neden yok diye soruyorduk. Bunların neden olmadığını ancak Yedikule bostancıları ile olan o ilişkimiz sayesinde fikir sahibi olabildik. İşte alanın dar olması, diğer sebzelerin daha geniş yer istemesi, bostancıların araziye ve kendi geleceklerine dair taşıdıkları  kaygılardan dolayı hızlı hasat edilebilen ürünleri yetiştirmeyi tercih ettiklerini zamanla öğrendik. Bunlar yaşayarak öğrendiğimiz şeyler.

f Asya Leman

“Kurucu siyaset dediğimiz şey; taş üstüne taş koymaktır.”

Pratikler üzerinden yarattığınız bu direniş ya da politik alan içerisinde bir taraftan bostanların ve bostancıların sürdürdüğü kültürün korunması da söz konusu..

Uygar: Şimdi gelinen nokta şu; işte  bostanlar yıkılacak ve yerine yeni projeler yapılacak. Bununla mücadele ederken ekolojik bir yaklaşım da talep edebilirsiniz, kamusal alan hakkınızın peşinden de gidebilirsiniz, bostancıların haklı kişisel taleplerine de omuz atabilirsiniz  ya da sadece bir yerin kültürel mirasını korumak için de mücadele verebilirsiniz. Biz bütün bu perspektiflerle birden vermiş oluyoruz sanırım politik mücadelemizi. Bir şekilde kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz, ekonomimizi oraya yönlendiriyoruz. Kalkıp bostanlara gidiyoruz, o insanlarla dayanışıyoruz vs.. Ayakta kalabilmemiz için klasik reçetelerle sınırları çizilmiş bir sol siyaset yerine doğrudan kurucu olduğumuz, doğrudan o siyasetin birer  öznesi olarak ortaya yeni ve alternatif bir şey koyan bir inşa sürecinin içine girmemiz gerekir diye düşünüyoruz. Daha yaşayan ve doğrudan müdahil bir direniş alanı yaratıyoruz burada. Ufak ufak pratikler geliştirip daha sonra bu ufak pratiklerin  birbiriyle eklemlenmesini sağlamaya çalışıyoruz.

Barış: Bu doğrudan bizim hikayemiz..

Umud: Salt ideolojik bir bağlantı kurmuyoruz. İşçi sınıfının kurtuluşu, bostancıların yaşatılması falan değil tek derdimiz. Bunlar da önemli elbette ama biz bilincin, ideolojik yaklaşımın ya da beynin yanına mideyi de ekliyoruz. Yediğin, içtiğin de önemli diyoruz.. Senin oraya ihtiyacın var yani.. Bu nedenle savuncaksın orayı.. Sen zaten bir özyönetim düşünüyorsan, hayatının her alanına egemen olmak istiyorsan eğer beş duyunun bütün fiziksel kapasitenin ihtiyacı olan her şeye egemen olman lazım. Başkalarının kontrolüne bırakmaman gerekiyor. Bostanlara ihtiyacımızın olduğunu okumuş etmiş her insan kolay anlayabilir ama hem bir direnişin parçası olmak hem üreticinin hayatının parçası olmak hem de yediğimizin içtiğimizin ne olduğunu, nereden geldiğini bilmek için bir ilişki ağı kurmak istiyoruz. Büyük ve zor bir şey yani.

Ercan: Böyle bebek adımlarla yürüyecek bu işler. 15 kişinin yanına eklediği beşli ile beraber bir anda bugün Yedikule direnişinin ortasında bulduk, yarın başka bir yerde daha kalabalık bulacağız kendimizi.  Direnişin getirdiği bir sinerji var.

Umud: Biz siyasetin sürdürülebilirliği, kurumsallaşması, oturması o makro çalkantılara direnebilmesi için çaba gösteriyoruz. Her gün yeni bir gündem ile uyanıyoruz. İnsanlar evet sistemin getirdiği konformizmle evinde kalmayı seçtiği gibi yedi tane değişik işe koşturdukları için de gelemiyorlar. Kurucu siyaset dediğimiz şey abi; taş üstüne taş koymaktır.

Sevgi:  Bunları küçük hareketler olarak gören bir damar var; koskoca kapitalizm canım, şöyle bi kafasını uçuramadıktan sonra diyen… Bu aslında bir taraftan da çok erkek bir söylem. Biz kitleler halinde bir yerlere akacağız, göğsümüzü siper edeceğiz. Şehit olacağız anıtlar dikeceğiz vs… Bu dibimizde duran olanakları görmemizi engelliyor, kıymetsizleştiriyor. Kahramanlık söylemlerine tutunup, sinikleşmek yerine şu anki politik atmosferin içinde görünmeyen emeği öne çıkartacak, öyle büyük anıtlar dikmeden, karşı olduğumuz şeye dönüşmeden yürümek, yani hiyerarşik, cinsiyetçi, mülkiyetçi vs olmayan alanları, yeni ekonomilerin yeşillenebileceği alanları olanakları görebilmek gerekiyor. Bunu da birlikte düşünerek, gerektiğinde yeniden kurarak, deneyerek ve bundan keyif alarak yapabiliriz ancak.

Umud: Orada sürekli işgalci konumda görülüyorlar çünkü. Yine zamanla baraka gerçeğini fark ettik. Oradaki derme çatma barakalar olmasa üretimin devam edemeyeceğini gördük. Kalkıp kışın ortasında, yağmurun karın altında barakasız çalışmazsın. Bostancılarla ilişkiye girmediğinizde bunları görmüyorsunuz.

Sevgi: Şunu demek çok kolay; ya işte barakalar görüntüyü bozuyor, bu surlar dünya mirası vs.. Bunları kendi uzmanlık alanınız üzerinden, okumuşluğunuz-yazmışlığınız üzerinden kolayca söyleyebilirsiniz. Ama surlardaki gündelik hayat, bostancıların, mahallelinin gündelik hayatı, oradaki üretim ilişkileri vs başka bir şey. Yerel yönetimleri bu yüzden konuşmamız gerekiyor…Bu konuya da geldik yani…(gülüyor)

Umud. Surlardaki  kültür yanındaki yaşamla bir kültürdür. Bostan da onun kadar eski ama eski olmasından da daha önemlisi insan üretiminine, insan tüketimine, insan ilişkilerine oradaki bütün bir yaşama dair bir şey olmasıdır.

Barış: Bu arada sadece Yedikule değil Piyalepaşa Bostanı’ndan da ürün alıyoruz. Yine Yedikule bostanları derken Yedikule’den Topkapı’ya kadar uzanan bostanlardan bahsediyoruz.
Uygar: Evet, bir de isteyen arkadaşların bizi Dürtük – Direnen Üretici Tüketici Kolektifi adlı facebook sayfamızdan takip edebileceğini ve dileyenlerin de durtukgirdibostana@gmail adresine mail atarak şen topluluğumuza doğrudan gönüllü veya tüketici olarak katılabileceklerini belirtmiş olalım, top bizden çıksın… (gülüyor)

toplu 1

Jiyana Ekolojik – Özyönetim Söyleşileri:

Metin Yeğin: ‘Özyönetimi konuşmak şimdi daha değerli oldu.’

Ovacık Belediye Başkanı: ‘Üç-beş yıl içinde çok güçlü özyönetim alanlarına kavuşacağımıza inanıyorum’

Afrika Topraksızlar Hareketi’nden Themba Chauke İle Özyönetim Söyleşisi

CHP Eski Milletvekili Melda Onur İle Özyönetim Söyleşisi

Azize Aslan İle Özyönetimde Komünal Ekonomi

İhsan Eliaçık İle Özyönetim Söyleşisi

Patika Ekoloji Kolektifi İle Özyönetim Söyleşisi

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.