Ekoloji sadece bir disiplin olarak durduğu yerde kalmıyor aynı zamanda toplumsal sorunlara karşı geliştirdiği alternatif çözümler ile de oldukça ileri bir noktaya gelmiş bulunmakta. Çeşitli ekoloji kuram ve yaklaşımları ile felsefi ve siyasi olarak da üzerinde çalışılan, okumalar yapılan bir alan durumundadır. Ekoloji ile ilgili yaklaşımlar, insanın doğaya üstünlüğünü reddeden Derin Ekoloji ile Toplumsal Ekoloji arasında oldukça geniş bir yelpazeye sahiptir. Bunlar içerisinde oldukça mistik yaklaşımlar da bulunmaktadır. Günümüzde en çok üzerinde durulan konulardan biri de insanların ekosistemdeki durumu ve yüzyıllardır kontrol altında tuttuğu birincil doğa ile olan ilişkisidir. Murray Bookchin’in Toplumsal Ekoloji kuramında biz insanların artık doğadan kopup kendi evrimimizi gerçekleştirdiğimizi ve artık birincil doğadan ayrı olarak ikincil bir doğa oluşturduğumuzu belirtir. Kendi kendine yeten, doğa ile olan ilişkilerini yeniden düzenleyen dolayısıyla insanlar arasındaki ilişkileri de irdeleyip ”sürdürülebilir!” Bir yaşam iddasında olan birçok farklı yaklaşım sözkonusudur. Bu yaklaşım ve kuramlar radikal bir biçimde çatışma içerisinde olmasalar bile aralarında karşıtlıklar da sözkonusudur. Galiba hepsinin ortak noktası ekosisteme zarar vermeden nasıl yaşayacağımıza dair sorulara aradıkları cevaplardır. Gittikçe ritmi artan kent yaşamına, iktidarların ve uluslararası şirketlerin ekosisteme müdahale etmesi sonucu oluşan tahribatlara karşı neler yapılacağı ve doğa ile ilişkimizin nasıl olacağı noktasında ortak gündemlere de sahip olduklarını söyleyebiliriz.
Devletler, iktidarlar, çokuluslu şirketler sürdürülebilir ekonomi için uzun vadeli kalkınma planları ile toplumun karşısına çıkmakta ve yaptıklarının, yapacaklarının toplumun refahı ve geleceği ile ilgili olduğunu savunmaktadırlar. Varolan sistemlere muhalif olan birçok yaklaşım dahi sanayiileşmeyi ve sürdürülebilir kalkınmayı esas almaktadır. Bu yaklaşımlar karşısında hayati olan şu sorular öne çıkıyor;
Gerçekten bizim sürdürülebilir bir kalkınmaya ve sanayiileşmeye mi ihtiyacımız var yoksa kendi kendine yeten insan-insan ve doğa-insan arasındaki ilişkileri de düzenleyen bir yaklaşım ve pratiğe mi? Ekosistemin kendi doğal gidişatına müdahale etmeden şehirlerde yaşayan dünya nüfusunun yarısından fazlası günlük ihtiyaçlarını nasıl karşılayacak? Veya ihtiyaçları kadar üretip ihtiyaçları kadar tüketmeyi nasıl başaracak? Kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri yerine ne koyacak? Bu sorular daha da çoğaltılabilir.
Günümüzde, yelpazenin neresinde olursa olsunlar, ekolojistlerin bu sorulara dair çeşitli cevapları ve bu sorunların çözümleri için pratik önerileri var. Mübadele bankalarından tohum takas şenlikerine kadar, armağan uçuşturmadan slow food hareketine kadar çeşitli alanlarda farklı pratiklere sahip bir ekolojik hareket ile karşı karşıyayız. Bu pratiklerden biri de şehirlerde yaşayanların oluşturdukları kent bahçeleridir. Kent bahçeleri, kentlerde yaşayanların beslenme sorununu çözdüğü gibi karın tokluğu için büyük-küçük şirketlere olan bağımlılığı da ortadan kaldıracak bir çözümdür. Şu anda Amerika ve Avrupa kıtasında şirketlere ve devletlere bağımlılığı azaltmak ve aynı zamanda GDOlu ürünlere karşı kendi sağlıklı ve güvenli gıdasını üretmek için onlarca kentte ve kasabada kent bahçeleri oluşturulmuş durumda. Bu kent bahçeleri cadde refüjlerinde, parklarda, binaların boş alanlarında, sitelerin bahçelerinde oluşturuluyor. Bahçelerin bir kısmı da binaların çatılarında bulunmakta. Kent bahçelerinin bir kısmı permakültür esaslarına dayalı olarak tasarlanmakta ve bakımı, sulaması gibi konularda ise gönüllüğe dayalı işbölümü yapılmaktadır.
Diyarbakır’da bulunan 8000 yıllık bir tarihi olan Hevsel Bahçeleri dünyadaki birçok ekolojik hareketin kentlerde oluşturmaya çalıştığı bir Kent Bahçesi. Hevsel’de yüzlerce aile geçimini tarım yaparak sağlamakta. Dicle Nehri’nin kıyısında olmasından kaynaklı birçok sürüngen ve kuş türü için yaşam alanı niteliğinde. Hevsel’de örnek olabilecek tarımsal yöntemler de mevcut. Çok değil, 15 yıl öncesine kadar Hevsel Bahçeleri’ndeki tarımsal alanlar Dicle Nehri’ne akan şehrin atık suları ile sulanırdı. Küçük çapta bile olsa bu uygulama halen devam etmekte. Belki de Hevsel Bahçeleri’nin önemini bilimsel verilerle anlatmak daha çarpıcı olurdu. Ama Hevsel Bahçeleri ile ilgili şu ana kadar ciddi çalışmalar da yapılmış değil. Şu ana kadar sadece Hevsel’de yaşayan kuş türleri ile ilgili bir çalışma yapılmış durumda. Ayrıca Stockholm’da hazırlanmış olan yüksek lisans tezi* bulunmakta. Bunların dışında herhangi bir çalışma mevcut değil. Geçmişte Ekoloji ile ilgili bir kaygısı olmaksızın ekolojik çözümler üreten ve atıklarını da değerlendiren bir kent olan Diyarbakır çok değerli ve tarihi bir mirasın sahibi de aynı zamanda. Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları birlikte hareket ederek Hevsel Bahçeleri’nin Dünya Mirası listesine alınması için UNESCO’ya başvuruda bulundular. Fakat Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve iktidarın diğer kurumları da boş durmadı ve Hevsel’in de içinde bulunduğu büyük bir alan konut rezerv alanı olarak ilan edildi. Aynı zamanda Dicle Nehri üzerinde Hantepe Köyü’nden başlayıp Çınar ilçesine bağlı Başaklı köyüne kadar üç regülatör (HES) kurulması planlanıyordu ancak mahkeme kararlarıyla bu projelerin inşası durduruldu. Şu ana kadar Kürdistan ve Türkiye’de bulunan çeşitli ekolojik hareketler Hevsel Bahçeleri’nin önemine ve engellenmesine dair çalışmalar yürüttü. Bu protestolarda yer alanların bir bölümü de Hevsel Bahçeleri’nin tahrip edilmesinde salt devlet kurumlarının payı olduğu için katılmışlardı. Bulunduğumuz nokta itibariyle daha çok devlet ve büyük şirketlerin eliyle gerçekleşen ekolojik yıkımları, tahribatları gündeme getirmeye çalışıp farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Bunun doğru bir tavır olduğu ortada. Hangi iktidar olursa olsun iktidarların eliyle yapılan her projede bir menfaat olduğu da gayet açık. Şırnak ve Silopi’de dört tane termik santral yapılması planlanıyor. Bingöl ve Diyarbakır arasında, Şırnak ve Hakkari bölgesinde yapılan HES baraj inşaatları devam etmekte. Özellikle Kürdistan’da kentlerde hızla artan betonlaşma, dikey kentleşme ve tarım arazileri üzerine yapılan imar planları mevcut. Bizim dönüp kendimize sormamız gereken asıl soru tam da bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Ekoloji ile ilgili sorunları gündemleştirmeye çalışırken ve çözüm iddiasındayken biz yaptıklarımızla ekolojinin ve tabii ki Hevsel’in neresindeyiz?
Ferat DEMİROĞLU

*Candan, C. (2013) How Can Urban Policies Adress Urban Agriculture? The Case of Diyarbakır, Turkey. Stockholm
Kent bahçeleri ile ilgili bilgilere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
http://www.pinterest.com/dothegreenthing/urban-gardening/
http://www.permacultureglobal.com/projects
http://www.urbanfarming.org/garden-locations.html

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.