Engizisyon cellatlarının sorunu neydi? Onlar Kötülüğün, Kötülük ilkesinin itiraf edilmesini istiyorlardı. Suçlulara kazara suç işlemiş olduklarını, ilahi düzenin bir parçası olan Kötülük ilkesine istemeden uymuş olduklarını söyletmek gerekiyordu. Böylelikle itiraf olayı insanı rahatlatan bir nedenselliğin sürdürülmesini sağlarken; öte yandan işkence, yani kötülüğün işkence yoluyla yok edilmesi “bir neden olarak kötülük üretiminin” (bu ne sadistçe ne de bağışlatıcı türden bir işkencedir) baş tacı edilmesine neden oluyordu. Aksi takdirde imandan en küçük sapma bile Tanrı’nın yarattığı her şeyden kuşku duyulmasına neden olabilirdi. Laboratuvarlarda ya da füzelerde hayvanlardan bilim adına yine böylesine vahşi bir şekilde yararlanır, onları kötü emellerimize alet edip elektrotlar ve ameliyat bıçaklarıyla tehdit ederken kendilerine zorla itiraf ettirmeye çalıştığımız şey nedir?
Bilimin hayvanlardan beklediği bir şey varsa, o da hiçbir zaman varlığından emin olamadığı ve gizliden gizliye umudunu kesmeye başladığı bir nesnellik ilkesi itirafıdır. Hayvanlara hayvan olmadıklarını, akla ters düşen radikal tuhaf ve anlaşılmaz yanlar içermesine rağmen hayvanlık, vahşilik diye bir şeyin bulunmadığını itiraf ettirmek. Buna karşın en hayvani, en tuhaf ve anormal davranışların bile bilim tarafından fizyolojik mekanizmalar, beyinsel bağlantılar şeklinde çözülebildiğini göstermektedir. Hayvanlarda hayvansal olanla o hayvani belirsizlik ilkesinin yok edilmesi gerekmektedir.
Öyleyse deney, bir amacın aracı olmaktan çok güncel bir meydan okuma ve günahtan arındırma işkencesidir. Akla uygun bir ortam oluşturamayan bilimsel deney, eskiden inancını topluluk önünde bağırta çağırta itiraf ettirmeye çalışan işkenceciler gibi hayvanlara bilimsel denek olduklarını itiraf ettirmeye çalışmaktadır. Hastalık, çılgınlık, hayvanlık gibi görünür nedenlerin, gerçekte açık bir nedensellik anlayışı açısından geçici bir çatlak oluşturduklarını itiraf ettirmek. Eskiden ilahi akıl nasıl kendini kanıtlama deneyleri yaptıysa, bugün de bilim sürekli benzer deneyleri her yerde tekrarlamaktadır. Bu anlamda hepimiz, üzerlerinde sürekli testler yapılan ve son aşamada her biri akıl (rasyonel) yoluyla açıklanabilecek refleks davranışlar gösteren birer deney hayvanı sayılırız. Sessizlikleri nedeniyle bizim için çözülmesi olanaksız vahşi bir düzeni temsil eden hayvanların dünyasının bilinmezliğine bir son verilerek, reflekse dayalı bir hayvanlık anlayışı geliştirilmeye çalışılmaktadır.
Öyleyse liberal yok etme düzeninde hayvanlara öncelik tanınmaktadır! Hayvanları modern yöntemlerle inceleme yollarının hepsi, hayvancılıkta deneyden sınai zorlamaya giden deneyler aslında insanları güdümlemenin ara kesitleri gibidir.
“Lyon’da yapılan bir kongrede Avrupalı veterinerler sınai boyutlarda hayvan yetiştiren işletmelerdeki psişik rahatsızlıklar ve hastalıkların giderek artışından endişe duymaktadırlar.” Science et Avenir, 1973.
Tavşanlarda hastalıklı bir huzursuzluk hali görülmekte, kendi pislikleriyle beslenmeye başlamakta ve kısırlaşmaktadırlar. Tavşan, söylentiye göre doğuştan “rahatsız” ve “uyumsuz” bir hayvandır. Enfeksiyonlara ve parazitlere karşı aşırı duyarlıdır. Antikorlara karşı direnç kazandıklarından dişiler kısırlaşmaktadır. Ölüm oranları neredeyse doğal denebilecek bir artış göstermektedir.
Tavuklardaysa histeri tüm grubu etkilemekte ve kolektif “psişik” tansiyon tehlikeli boyutlara ulaşabilmektedir. Bu durumda bütün tavuklar, kümesin dört yanına doğru uçuşup bağırmaya başlamaktadırlar. Kriz sona erince genel bir bezginlik, bir terör ortamıyla karşılaşılmakta ve hayvanlar bir köşede suskun, felç olmuş gibi durmaktadırlar. En ufak bir olay krizin yinelenmesine neden olmakta ve bu durum bazen haftalarca sürebilmektedir. Tavuklara yatıştırıcı ilaçlar verilmeye çalışılmıştır…
Domuzlardaysa etoburlaşma olayıyla karşılaşılmaktadır. Hayvanlar birbirlerini ısırmaktadır. Danalar ise kimi zaman çevrelerindeki her şeyi ölünceye dek yalamaktadırlar.
“Sınai yöntemlerle yetiştirilen hayvanların psişik açıdan acı çektikleri doğrudur… Bu yüzden bir zoo-psikiyatri zorunlu hale gelmektedir… Huzursuz bir psişik yapı normal gelişme açısından engel teşkil etmektedir.”
Loş alanlar, kırmızı ışık, çeşitli oyuncaklar ve yatıştırıcıların hiçbiri iyi gelmemektedir. Tavuklarda bir yeme hiyerarşisi, yani bir pick order vardır. Bu aşırı kalabalık yaşama koşullarında sona kalanlar hemen hiç beslenememektedirler. Bu pick order’a son verilerek, yem verme demokratik bir dağıtım yöntemiyle çözülmeye çalışılmış, ancak girişim tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü bu simgesel düzenin bozulması hayvanların yaşantısında bir karmaşa ve kronik dengesizliğe yol açmıştır. Güzel bir saçmalık örneği. Daha önce tribal toplumlarda benzer bir iyi niyetli demokratik girişimin hangi felaketlere yol açtığını biliyoruz.
Psikolojik rahatsızlıklar hayvanlarda fizyolojik hastalıklara yol açmaktadır! Olağanüstü bir buluş! Farelerde, domuzlarda, tavuklarda kanser, mide ülseri ve kalp damar pıhtılaşmasına bağlı enfarktüsler görülmektedir! Araştırmanın yazarı sonuç olarak hayvanlar için daha büyük alanlar yaratılmasını tek olası çözüm olarak göstermektedir. “Biraz daha geniş alanlar yaratılırsa halen gözlenen pek çok rahatsızlık ortadan kalkacaktır.” En azından “hayvanlar bu kadar sefil, perişan olmayacaklardır.” Sonuç olarak araştırmacımız bu kongreden hoşnuttur: “Sınai yöntemlerle üretilen hayvanların kaderiyle ilgili güncel araştırmalar, görüleceği gibi bir kez daha iyi bilinen bir ahlak ve doğal olarak bir çıkar anlayışıyla buluşmaktadır.” “Doğayla istediğiniz gibi oynayamazsınız.” Hayvanlardaki rahatsızlıkların boyutları işletmenin verimliliği açısından zarar veren bir düzeye ulaşmış bulunduğundan, bu verim düşüklüğü işletme sahiplerinin hayvanlara daha normal yaşam koşulları sağlamasına yol açabilecektir. “Sağlıklı bir üretim için bundan böyle hayvanların zihinsel sağlığıyla da ilgilenmek gerekecektir.” Aynı araştırmacı hayvanların yeniden sağlıklı bir psikolojik yapıya kavuşabilmeleri için tıpkı insanlar gibi onların da tatile gönderilebileceğini öngörmektedir.
“İnsaniyet”, “normallik” ve “yaşam standardı”nın bir verimlilik olayı olduğu bundan daha güzel ve iyi bir şekilde ifade edilemezdi. Artı değer hastalığına yakalanmış olan bu hayvanlarla; sınai konsantrasyon, bilimsel bir şekilde örgütlenen çalışma düzeni ve zincir (bant) usulüyle çalışan fabrikalar arasındaki paralellik oldukça aydınlatıcıdır. Burada da kapitalist “işletmeciler” insanbilimler ve fabrika arasındaki “psiko-sosyolojik” boyutu keşfedip, “işin niteliği” ve “görevlerin anlamlandırılması” gibi yenilikler ve buluşlara başvurarak sömürü biçimini neredeyse insanın gözlerini yaşartacak bir şekilde gözden geçirmek zorunda kalmışlardır. Bu yöntemlere çözümü olmayan bir ölüm olayıyla karşılık veren hayvanlar, insanlarınkinden çok daha parlak bir örnek sunmaktadırlar.
Ölümün sınai örgütlenme biçimine karşı hayvanlar, ancak intihar ederek meydan okuyabilmektedirler. Betimlenen bütün anormallikler intiharla ilişkilidir. Bu direnişler sınai anlayışın (verimin düşmesi) başarısızlığı anlamına geldiği gibi, özellikle de uzmanların yürüttükleri mantığı sarsmaktadır. Refleks ve makineleşmiş hayvan davranışları mantığıyla rasyonel mantığa göre bu anormal davranışlar açıklanamamaktadır. Bu yüzden işletmelerin nihai amacı olan ölüm konusunda herhangi bir değişikliğe yol açmayan liberal ve insancıl bir akım düzenine mahkûm edilmiş hayvanlar psikolojik, irrasyonel ve bozuk bir psikolojik yapıyla ödüllendirilmektedirler.
Böylelikle kendileri için hazırlanan ölüm düzenine uyumlanamayan hayvanların daha önce keşfedilmeyen psişik yapılarının incelenmesi de yeni bir bilimsel inceleme alanı haline gelecektir. Tıpkı tutukluları hücrelere tıkmak olanaksızlaştığı zaman tutuklu psikolojisi, sosyolojisi ve cinselliğin yeniden keşfedilmesi gibi! Tutuklunun özgürlük, cinsellik ve “normalliğe” gereksinim duyduğu ve hapishane yaşamına ancak bu şekilde tahammül edebildiği keşfedilmiştir.*
*Örneğin Teksas’taki bir hapishanede tutuklu bulunan dört yüz kadın ve erkek, dünyanın en yumuşak cezaevi yönetimine sahiptir. Geçtiğimiz haziran ayında bu hapishanede bir çocuk doğmuş ve son iki yılda yalnızca üç kişi kaçmıştır. Kadın ve erkek tutuklular öğle yemeklerini birlikte yemekte ve grup psikolojisi seanslarında bir araya gelmektedirler. Her tutuklu kendi odasına ait tek anahtarın sahibidir. Kimi tutuklular boş odalarda bir araya gelebilmektedirler. Bugün itibariyle otuz beş tutuklu bu hapishaneden kaçmış, ancak büyük çoğunluğu kendiliğinden geri dönmüştür.
Tıpkı sınai yöntemle üretilen hayvanların normlara uygun bir şekilde ölebilmek için “belli yaşam koşullarına sahip olması gerektiği gibi.” Burada hiçbir çelişki yoktur. Üretim zorunluluğunun gereklerini yerine getirebilmek için işçi, sorumluluk almak ve özerk yönetimi bilmek durumundadır. Uyumlanabilmek için her insanın psişik bir yapıya ihtiyacı vardır. Bilinçli ya da bilinçsiz bir psişik yapının başka bir varoluş nedeni olamaz. Altın çağı sürüp giden bu psişik yapı tüm alanlarda rasyonel toplumsallaştırmanın olanaksız olduğu bir dönemle çakışacaktır. İnsanı mucizevî bir yöntemle “rasyonel” davranışlara sahip bir varlığa indirgeyebilmek mümkün olsaydı, bugün ne insan bilimleri ne de psikanaliz diye bir şey olurdu. Karmaşık yapısı sınırsız bir şekilde uzatılıp, genişletilebilecek psikoloji adlı disiplinin ortaya çıkmasının kökeninde “işçileri” öldürünceye kadar sömürebilme, (tutukluları) öldürünceye kadar kapalı tutabilme, (hayvanları) öldürünceye kadar şişmanlatma olanaksızlığı vardır. Şaşmaz bir eşdeğerlikler yasasına göre:
-Şu kadar kalorisi olan enerji ve zaman için=şu kadar işgücü
-Şu suça=şu kadar ceza
-Şu kadar gıdaya=optimal ağırlık ve sınai ölüm.
Bu tehlikeli gelişme engellendiğindeyse ortaya psikolojik yapı, nevroz, psiko-sosyal, vb. şeyler çıkmakta ve bu çılgınca denklemlere bir son vermek yerine üzerinde uzlaşma sağlanmış eşdeğerlikler ilkesi sürdürülmektedir.
Yük hayvanı olup insanlar için çalıştılar. Deney hayvanı olup bilimin sorularını yanıtlamaya zorlandılar. Tüketim hayvanı olup sınai ete dönüştüler. Psikolojik rahatsızlıkları fizyolojik hastalıklara yol açmış hayvanlar olarak bugün bu “psikoloji” terminolojisini bilmek ve kendi psikolojik yapıları ve bilinçaltlarındaki kötülükleri açıklamak durumundalar. Onların başına bütün bu işleri açanlar bizleriz. Bizim yazgılarımızla hayvanlarınki hep aynıdır. Bu olay İnsanın, ayrıcalıklı bir varlık olarak Hayvandan önce geldiğini kabul ettirmeye çalışan İnsan Aklını bozguna uğratan acı bir rövanştır.
Hayvanların insanlık dışı bir konuma geçişleri akıl ve insan sevgisinin (humanisme) gelişmesiyle birlikte olmuştur.
Bu, ırkçılığa paralel giden bir mantıktır. Nesnel bir hayvanlık düzeninden ancak İnsanın ortaya çıkmasından bu yana söz edilebilir. Geçmişten günümüze insanla hayvanın karşılıklı konumlarını belirleyen soy ağacını oluşturabilmek çok güçtür ancak ikisi arasındaki uçurum, bir başka deyişle uzay boşluğu ve laboratuvar adlı cehennemlerde hayvanları, sorulan sorulara, bizim yerimize yanıt vermeye zorlayan ya da Afrika’daki rezervler ve hayvanat bahçeleri adlı cehennemlerde canlı birer örnek olarak muhafaza edip, arşivledikten sonra yok eden anlayışın gerisinde ırkçı denilebilecek bir duygusallık yatmaktadır (Brigitte Bardot ve bebek fok balıkları gibi). Bu, köleliğin ortadan kaldırılmasından sonra ortaya çıkan gerçek ırkçılık gibi, hayvanların evcilleştirilmesinden sonra ortaya çıkan bir uçurumdur.
Eskiden hayvanlar, ilahi ve kutsal varlıklar olarak kabul ediliyorlardı. İlkellerde “insan” egemenliği diye bir şey yoktur. Hayvanların düzeni uzun bir süre insanlar için bir referans düzeni olmuştur. Kurban edilmeye değer ilk varlıklar bir Tanrı olarak görülen hayvanlardı. İnsan, hayvandan sonra kurban edilmeye değer ikinci varlık olabilmiştir. İnsanlar, hayvanların bir devamı olarak gösterilmektedir. Örneğin Bororolar kendilerinin (araras) hayvan ruhları taşıyan varlıklar olduklarına inanmaktadırlar. Bunun mantık-ötesi ya da Lévi-Strauss’un hayvan görünümüne büründürmüş olduğu zihinsel sınıflama düzeniyle bir ilişkisi yoktur (hayvanların konuştukları bir dilin varlığı ve bunun onların tanrısal özelliklerinin bir parçası olarak kabul edilmesi bile müthiş bir düşüncedir. Bu, Bororolar’la, ‘Araraslar’ın düzenli bir yinelenmenin (cycle) bir parçası olduklarını ve bu yinelenme düzeninin bizim oluşturduğumuz her tür sınıflandırma ve ayrımlayıcı karşıtlığı dışladığını göstermektedir. Yapısal karşıtlık şeytani bir şeydir çünkü insani olanı hayvanlardan ayırarak onu bir alt sınıfa düşürdükten sonra hayvanla insanı farklı kimliklere bölerek karşı karşıya getirmektedir. Yinelenme düzeniyse simgesel bir şeydir çünkü konumların tersine çevrilmesini sağlamaktadır. Bu anlamda Bororolar hayvan ruhuna sahip “varlıklardır”, tıpkı Kanaklı yerlilerin ölüleri için, hayvan görünümüne bürünerek canlılar arasında dolanıyorlar demeleri gibi. (Acaba Deleuze’ün hayvanlaşmak dediği böyle bir şey midir? Birer “Pembe Panter olun” demesinin nedeni bu mu?)
Ne olursa olsun bize kadar ulaşan tüm mitolojiler hayvanların ilahi ve kutsal bir soya sahip olduklarını göstermektedir. Avlanma sırasındaki öldürme eyleminin bile, deneysel bir parçalanmanın tersine, simgesel bir ilişki olduğu söylenebilir. Sınai hayvan üretimine karşılık evcilleştirme simgesel bir ilişki biçimidir. Bunu anlamak için hayvanların da katıldığı bir akrabalık sistemi olan ve bir toprak parçası, bir klanın varlığını zorunlu hale getiren evcilleştirmenin konumuyla evde bırakılan hayvanın konumunu (rezervlerle sınai hayvan yetiştiriciliğinin dışında kalabilen tek hayvan türü budur) birbirine karıştırmamak gerekir. “İçleri” sahiplerinin sevgisiyle “doldurulmuş” köpek, kedi, kuşlar ve hamster’lar gibi ev hayvanlarından söz ediyoruz. Hayvanların kutsal kurbanlıktan, ambians müziği bulunan köpek mezarlıklarına; kutsal meydan okumadan, ekolojik duygusallığa izlemiş oldukları yol, zaman içinde sıradan bir varlığa dönüşen insanın sıradan konumu konusunda yeterince bilgi vermektedir. Bu olay bir kez daha hayvanlarla insanlar arasında öngörülmemiş bir karşılıklılık ilişkisi bulunduğunu göstermektedir.
Hayvanları aşağıladığımızı gösteren en belirgin işaret kendilerine karşı beslediğimiz duygulardır. Onları ne kadar seviyorsak, o kadar aşağılıyoruz demektir. Hayvanlar sorumsuz ve insanlık dışı bir yaşama mahkûm edilip aşağılandıkları oranda insanlık sevgisi ve şefkatiyle ödüllendirilmektedirler. Tıpkı masumluk ve çocukluğa mahkûm edilerek sevgi ve şefkat gösterilen çocuklar gibi. Duygusallık, hayvanlığın en alt boyutlara indirgenmiş biçimidir. Bu ırkçı olarak nitelenebilecek türden bir acıma duygusudur ve biz hayvanlara bile bu türden bir duygusallık yüklemeye çalışıyoruz.
Eskiden hayvan kurban eden insanlar, onları birer hayvan olarak görmezlerdi. Hatta bizim tiksintiyle karşıladığımız hayvanları biçimsel olarak mahkûm eden ve cezalandıran şu Ortaçağ bile onlara bizden daha yakındır. Ortaçağ’da hayvanları suçlamak onları onurlandırmak anlamına geliyordu. Günümüzdeyse onları adam yerine koymayarak, hiç muamelesi yapıyor ve bu düşünceden yola çıkarak kendileriyle “insanca” ilişkiler kurmaya kalkışıyoruz! Artık onları kurban etmiyor ve cezalandırmadığımız gibi, bununla gurur duyuyoruz. Oysa bunun nedeni onları evcilleştirmiş olmamızdır. Daha da kötüsü onları insana özgü bir adalet anlayışından çok, toplumsal iyilikseverlik ve şefkat hatta cezalandırma ve ölümden çok, kasaplık et olarak yok etmeye ve deney hayvanı olarak öldürmeye layık gördüğümüz bir dünyaya ait varlıklar haline getiriyoruz.
Günümüzde kendilerine karşı güdülen şiddetin tamamen ortadan kalkmasıyla hayvanlar inanılması güç bir durumla karşı karşıyadırlar. Kurban etme, yani hayvanlarla “içli dışlı” olmanın (Bataille) yarattığı şiddetin yerini hayvanlarla mesafeli olmanın yaratmış olduğu duygusal ya da deneysel şiddet almıştır.
Korkunçluk kavramı anlam değişikliğine uğramıştır. Bir terör ve büyülenme nesnesi olan hayvani korkunçluk anlam değişikliğine uğramıştır, ancak bu asla olumsuz bir korkunçluk değildir, zira her zaman için karmaşık bir anlama sahip olmuştur. Örneğin kurban töreni, mitoloji ve hayvan figürü kakmalı nesneler de bir değiş tokuş ve metafor nesnesi olmuştur. Tüm tehdit ve başkalaşım çeşitlerinin süslediği ve yaşayan insan kültürünün içine gizlice yayılarak bir tür dost olma biçimini andıran bu korkunçluğu biz, gösteri özelliği taşıyan bir korkunçlukla değiş tokuş ettik. Bu, ormanından çekilip alınarak, bir müzikhol yıldızına dönüştürülen King-Kong’a özgü bir korkunçluk türüdür. Burada kültürel senaryo bir anda tersine dönmektedir. Eskiden kültürel hayvan vahşi hayvanı, yani canavarı yok ederdi. Her yere yayılan kanlardan bitkiler, insanlar ve kültür fışkırırdı. Bugün artık, King-Kong sanayileşmiş metropolleri yıkmaya ve bizi her türlü gerçek vahşetten kurtarmaya gelmektedir. Vahşetle yapmış olduğu anlaşmayı (filmde bu olay kadının ilkel bir şekilde hayvana sunulması şeklinde ortaya çıkmaktadır) bozmuş olan ölü bir kültürü yok etmek için gelmektedir. Filmin büyüleyiciliğinin kökeninde bu anlamın tersine çevrilme olayı yani insanlık dışına ait olanın, insanın hesabına geçirilmesi ve tüm insanlığın avlanan hayvana dönüşmesinin yanı sıra kadınla hayvanın karşılıklı olarak birbirlerini ayartmaları bir başka deyişle bir düzenin diğerini ya da insani ve hayvani düzenlerin birbirlerini müthiş bir şekilde ayartmaları vardır. Kong, bugüne kadar insanlarla hayvanlar arasında hiç yaşama geçirilmeden hep simgesel ve ritüel bir şeklinde var olmuş tabu sayılabilecek bir suç ortaklığını, ayartma yoluyla bir düzenin diğerine dönüşebilirlik olasılığını yeniden ortaya çıkarttığı için ölmüştür.
Hayvanların izlediği yol, temelde delilik, çocukluk, cinsellik ya da zenciliğin izlemiş olduğu yoldan pek farklı değildir. Dışlama, içe kapanma ve ayrımcılık mantığı sonucunda ortaya kendinden kaçılması olanaksız bir ters yüz etme çıkarak şiddeti de ters yüz etmiş ve tüm toplumu (tabii ki dışlanmanın merkezinde yer alan radikal sorgulamadan kurtulduktan sonra) delilik, çocukluk ve aşağı ırklar aksiyomuna indirgemiştir. Bunun uygarlaşma süreciyle göz kamaştırıcı bir paralelliği vardır. Ölüler ve başka pek çoğu gibi hayvanlar da bu sonu gelmez yok etme yöntemiyle kendi bünyesine katma yani türleri önce yok edip sonra da onlara söz hakkı tanıyarak, kendi yok oluş nedenlerini kendilerine itiraf ettirme sürecinden geçmişlerdir. Hayvanlara tanınan bu söz hakkı delilere, çocuklara ve cinselliğe (Foucault) tanınan söz hakkı gibi bir şeydir. Bu olay hayvanları öylesine şaşkınlığa uğratmıştır ki insanlarla olan bağlarını koparttıkları günden bu yana kuşku uyandırıcı bir suskunluk evresine girmiş oldukları söylenebilir.
Delilik denilen meydan okuma biçimine tarihsel açıdan bir bilinçaltı varsayımıyla karşılık verilmiştir.Sınırlarını saçmalık boyutlarına kadar genişleten ve bundan böyle saçmalığın yaratacağı teröre hak ettiği yeri verecek olan bir anlam sistemi, bilinçaltı, delilik (ve daha genelinde her anormal ve tuhaf oluşumun), psişik, içtepi, baskı altında tutma vb. terimlerle mantıksal bir söylev çekmeye çalışmaktadır. Deliler bizi bir bilinçaltı varsayımını kabul etmeye zorladılar, biz de karşılığında onları bu bilinçaltı adlı tuzağa düşürdük. Çünkü ilk aşamada Bilinçaltı, Akla karşı gelerek ona bir son vermeye kalkışmış ve deliliğin hala potansiyel düzeydeki aklı yok edebilme gücüne sahip olsa bile, sonradan kendisini klasik akla oranla evrensel bir akıl içine hapsedecek deliliğe karşı çıkacaktır.
Eskiden deliler dilsizdi. Oysa bugün herkes onları dinlemektedir çünkü günümüzde, eskiden saçma ve çözülmesi olanaksız görünen deli mesajlarını çözebilen bir yöntem bulunmuştur. Artık çocuklar da konuşmaktadır. Çocuklar, artık büyüklerin evreni dışında kalan anlaşılması olanaksız tuhaf yaratıklar değildirler. Anlam üreten çocukların bir anlamı olmalıdır. Konuşmalarının nedeni onlara bir konuşma “özgürlüğünün” tanınmış olması değil, büyüklerin kafayı çalıştırarak bu sessizliğin bir tehdide dönüşmesini engelleyecek bir kurnazlık düşünmüş olmalarıdır. İlkellere bile söz hakkı tanınmaktadır. Konuşmaları istenmekte ve söyledikleri dinlenmektedir. Zaten Lévi-Strauss’da ilkellerin zihinsel yapılarının bizimkilerin aynısını olduğunu söylemedi mi? Psikanaliz de onları Ödip kompleksi ve libidoyla buluşturmadı mı? Bize ait kodların tümüne uyduklarına göre bir sorun yok demektir. Eskiden sessizliğe mahkum etmiş olduğumuz insanları bugün “konuşmaya” mahkum ediyoruz. Doğal olarak “farklı” şeyler söylüyoruz çünkü gündemi belirleyen madde: “Farklılık”tır. Tıpkı eskiden Akıl birliğinin gündemi belirlemiş olması gibi. Bunda şaşıracak bir şey yok çünkü düzende bir değişiklik yok. Aklın emperyalizminden sonra şimdi de farklılığın neo-emperyalizmi.
Önemli olan hiçbir şeyin bu anlam imparatorluğuyla anlam bölüşümü düzeninin elinden kaçmamasıdır. Doğal olarak bütün bu olup bitenlere rağmen ne deliler, ne ölüler, ne çocuklar ve ne de vahşiler bizimle konuşmaktadırlar. Zaten bizim de onlar hakkında pek fazla bir şey bildiğimiz söylenemez. Ancak düzen açısından önemli olan Aklın rezil olmaktan kurtulması ve herkesin konuşmasının sağlanmış olmasıdır.
Hayvanlar konuşmazlar. Giderek daha çok konuşulan, insanın itiraflara ve konuşmaya zorlandığı bir evrende yalnızca onlar sessiz kalmakta ve bu yüzden hakikat dünyasından giderek uzaklaşmaktadırlar. Oysa bizi hayvanlara yakınlaştıran şey budur. Bir çevre sorunu halini almış olan hayatta kalma sorunları önemli değildir. Asıl sorun her zamanki gibi sessizlikleridir. Konuşmaktan başka bir şey yapılmayan, göstergeler ve söylevin hegemonyası altındaki bir dünyada hayvanların sessizliği bizim anlam düzenimizi giderek tehdit etmektedir.
Doğal olarak onları konuşturabilmek amacıyla, hiçbiri masum sayılmayacak pek çok yöntem bulunmuştur. Masallarda hayvanlar, insanlara özgü ahlaki söylevler çekmişlerdir. Totemizm kuramında yapısal söyleve tahammül etmek zorunda kalmışlardır. Laboratuvarlarda her gün bize (anatomik, fizyolojik, ve genetik) “nesnel” söylevler çekmektedirler. Erdemlerle günahlar konusunda bir metafor görevi yaptıktan sonra ekolojik ve enerjetik bir model, biyonikteyse mekanik bir model görevini yerine getirmişler, bilinçaltı için fantazmatik bir repertuar oluşturmuşlar ve son olarak da Deleuze’ün “hayvanlaşma” örneğinde arzunun yaşamsal bir alandan tamamıyla mahrum bırakıldığı modele dönüşmüşlerdir (belli bir yaşama alanını temsil eden hayvanları yaşamsal bir alandan mahrum bırakma modeli olarak sunmak paradoksal bir düşüncedir). Bütün bu metafor, kobay, model, alegori karmaşası içinde hayvanların (besleyici bir “kullanım değerine” sahip olduklarını unutmadan) çektiği söylev oldukça açıktır. Hiçbir yerde gerçek anlamda konuşmamakta, yalnızca kendilerinden beklenen yanıtları vermektedirler. Böylelikle insanları o kısır döngüleşmiş kodlarıyla baş başa bırakarak, sessiz sedasız bir şekilde bizi çözümlemektedirler.
Bir dışlama eyleminden sonra, her zaman, kendinden kaçılması olanaksız bir tersine çevirme olayıyla karşılaşılmaktadır. Delilerde akıl bulunmadığını söylemek, er ya da geç bu aklın kökten darmadağın edilmesine yol açmaktadır (bir anlamda deliler öç almaktadır). Hayvanları bilinçaltı, baskı altında tutma ve dil yetisiyle karıştırılan simgesellikten yoksun bırakmak, bugün, ruhsal yaşantımızı belirleyen ve hayvanlarla aramızda bir fark olduğunu söyleyen delilik ve bilinçaltı gibi kavramların geçerliliğinin tartışılmasına neden olacağı gibi er ya da geç bir gün, bu kavramlardan kurtulmamızı sağlayacaktır. Eskiden İnsanı ayrıcalıklı kılan şey bilinç tekelini elinde tutmasıyken, bugün ayrıcalıklı kılan şey bilinçaltı tekelini elinde tutuyor olmasıdır.
Hayvanlarda bilinçaltı olmadığını herkes bilir. Kuşkusuz onlar da düş görmektedirler, ancak bu biyo-elektrik türden bir varsayımdır. Çünkü düşü simgesel düzene taşıyabilen yegane araç olan dil yetisine sahip değillerdir. Kendi fantazmlarımızı hayvanların düşlerine taşıyabilir, onların düşleri konusunda çeşitli düşünceler uydurabilir ve bu oyunu bizimle paylaştıklarını düşünebiliriz. Çünkü böylesi işimize daha çok gelir. Gerçekte hayvanları bilinç ya da bilinçaltı düzeniyle açıklayamayız. Burada sözü edilen şey, onların bu yoldan açıklanması değil, tam tersine bu bilinçaltı varsayımının hangi açıdan sorgulanmasına yol açtıkları ve bizi hangi değişik varsayım üretimine doğru ittikleridir. Onların sessizliğinin anlamı ya da anlamsızlığı budur.
Bizi bir bilinçaltı varsayımına sürükleyen delilerin sessizliği bu türden bir sessizlikti. Bizi başka bir varsayıma iten hayvanların sessizliği de bu türden bir şeydir. Onları anlamıyoruz ve anlayamayacağız, oysa onlarla bir şekilde anlaşabildiğimiz söylenebilir. Eğer onlarla birlikte yaşayacaksak bu işi hiç olmazsa genel bir ekoloji göstergesinin ardına sığınarak, ekonomi politikten kaçıp kurtulmuş insan gölgeleriyle hayvan hayaletleri ve doğal unsurların birlikte yaşayacakları Platon’un mağarasının genişletilmiş bir biçimine benzeyen dünya adlı oyukta yapmayalım. Hayvanlarla yapmış olduğumuz güçlü mutabakat yok olmaya yüz tuttuğu bir sırada, görünüşe göre, bunun tam tersi sayılabilecek başkalaşım ve yaşam alanı adlı göstergelerle dile getirilmektedir.
Hayvanlar bir türün sonsuza dek sürüp gitmesini sağlayabilen en şaşmaz varlıklarken, onları birer başkalaşım modeline dönüştürdük. Akla gelebilecek her türlü olası başkalaşım modellerine. Kimilerine göre hayvanlardan daha başıboş ve göçebe varlıklar yoktur. Oysa onların temel yasası yaşam alanlarıdır.* Ancak bu yaşam alanı kavramı konusundaki tüm yanlış anlamalardan kurtulmak gerekmektedir. Burada sorun bir özne ya da bir grubun kendine özgü yaşam alanıyla kurmuş olduğu ilişki değildir. Bu birey, klan ya da türün organik özel mülkiyet hakkı türünden bir şey değildir. Bu ekolojik boyutlara sahip bir psikoloji ve sosyoloji fantazmıdır. Bütün bu gereksinimler** sistemini özetleyen çevreci bir alan ya da bir tür hayati fonksiyon değildir.
*Hayvanların başıboşluğu bir masaldan ibarettir. Bugün bilinçaltı ve arzunun başıboşluk ya da göçerlik göstergeleriyle yeniden canlandırılması da bu türden bir şeydir. Hayvanlar asla başıboş yaratıklar olmamışlardır. Modern toplumun zorunlu kıldığı yaşam koşullarının aksine ortalığı özgürleştirmeyle ilgili masallar kaplamıştır. Doğa ve hayvanlar vahşi yaratıklar olarak sunulmakta, “gereksinimlerin karşılanması”, bugün “arzularını gerçekleştirmeye” dönüşmektedir. Zira modern Rousseau’culuk belirsizleşen bir içtepi, başıboşlaşmış bir arzu ve sonsuz evrendeki göçmenliğe benzemektedir. Üretilmekten başka bir şey istemeyen kodlama, başıboş güçler masalının aynısı.
Oysa özgür, bakir, sınırlar ve bir yaşama mekânı olma özelliğine sahip olmayan, herkesin içinde istediği gibi dolanabildiği bir doğa egemen düzenin düş gücünden başka hiçbir yerde yoktur. Ekonomik ve kapitalist düzene özgü benzer bir yaşama alanından yoksun bırakılma (doğa, arzu, hayvansılık, bir yere bağlı olmama) vahşi yaşamı yansıtan ideal bir şemadır. Bu durumda özgürlüğü yaratan ve ona bir derinlik kazandıran şeyin kapitalizm olduğunu kabul etmek gerekecektir. Öyleyse değerin (kentsel, sınai, baskıcı vb.) toplumsal düzenlemesiyle karşısına çıkartılan düşsel vahşilik arasında karşılıklı bağıntı vardır. Çünkü biri, diğeri örnek gösterilerek, diğeriyse beriki örnek gösterilerek bir “yaşama alanından yoksun bırakılmışlardır”. Zaten güncel kurumlarda uygarlık soyut bir görünüm kazandıkça “arzunun” da buna koşut olarak, içinde yaşadığımız gerçek ve düşselliği belirleyen koda, merkezi yapıdan uzaklaşan daha “özgür” ancak benzer bir anlama sahip olduğu görülmektedir. Doğa, özgürlük, arzu, vs. kapitalin tersi sayılabilecek bir düş anlamına gelmedikleri gibi, bu kültürün gerçekleştirdiği aşama ya da yıkımlar konusunda yol gösterici bir konuma sahip olmaktadırlar çünkü sistemin göreceli bir hale getirdiği yaşama alanından yoksun bırakmayı onlar mutlak bir zorunluluğa dönüştürmektedirler. “Özgürlük” isteği sistemden daha hızlı bir şekilde aynı yönde gitme arzusundan başka bir şey değildir.
Hayvanlar ya da vahşiler “doğaya” bizimkine benzer bir anlam yüklememektedirler çünkü onlar için doğa sınırlandırılmış, belirlenmiş ve herkesin bir diğerininkine girmesinin kesinlikle yasak olduğuyaşam alanlarından ibarettir.
**Henri Laborit de yaşama alanını içgüdü ya da özel mülkiyet terimleriyle yorumlamayı reddetmektedir. “Hipotalamus ya da başka bir yerde yaşama alanı kavramıyla ilişkili sinir kanalları ya da hücre grubu bulunduğuna dair kesin bir bilgi yoktur… Beyinde bir yaşama alanı merkezi olmadığı söylenebilir… Özel bir içgüdüye başvurmanın bir yararı yoktur”. Bunun yapılmasının nedeni kültürel davranışlara kadar genişletilen gereksinimlerin belli bir işleve kavuşturulmasını sağlayabilmektir. Çünkü bugün bu terminoloji ekonomi, psikoloji ve sosyolojide, vs. ortaklaşa bir şekilde kullanılmaktadır. Böylelikle yaşama alanı hayati öneme sahip, içinde mutlu olunan bir mekâna dönüşmektedir… Bu kapalı alan, yani bu yaşama alanı organizmayla sürekli ilişki içinde olan bir mekândır. Bu yaşama alanı içinde hayvan kendi varlığını koruyabilmek için termodinamik bilgi alışveriş mekanizmasını “harekete geçirmektedir”… İnsanların giderek bağımsız bir konuma kavuşmalarıyla birlikte modern büyük kentlerin belirgin özelliği olan suç ortaklığı sayesinde bu bireysel yaşama alanında müthiş bir daralma olmuştur… “Mekânsal, işlevsel ve homeostatik bir kavram. Sanki bir insan, bir grup ya da bir hayvanın var olabilmesi yalnızca içine kapandığı alanın dengeli bir yapıya sahip olmasıyla iç ve dış bilgi alışverişlerindeki homeostaza bağlıymış gibi.”
Yaşama alanı terimi bize özgü bir özgürlük ve sahiplenme duygusunu içeren bir mekân da değildir. İster “kültürel”, isterse “davranışla ilgili olsun” bir içgüdü, bir gereksinim ya da bir yapıyla ilişkisi olmayan yaşama alanı şu ya da bu şekilde bilinçaltına karşı çıkmaktadır. Bilinçaltı sınırlanamayan, “yer altına gömülmüş”, baskı altında tutulan bir yapıdır. Yaşama alanıysa açık ve sınırlıdır. Bilinçaltı öznenin fantazmları ve baskı altında tutmanın sürekli yinelendikleri bir alandır. Yaşama alanıysa sınırlı bir akrabalık ve değiş tokuş alanıdır. Özneden ve istisnadan yoksun bir hayvanlar ve bitkiler, bir mal ve zenginlik, akrabalık ve tür, kadınlar ve ritüel üzerine kurulu bir düzen. Bu özneden yoksun düzende her şey değiş tokuş edilebilmektedir. Bu mutlak bir yükümlülük alanıdır. Burada istisnasız her şeye karşılık verilebilmekte, ancak hiç kimse ölmemektedir çünkü her şey bir başka biçime bürünmektedir. Burada ne özne, ne ölüm, ne bilinçaltı ne de baskı altında tutma vardır çünkü art arda sıralanan biçimleri hiçbir şey durduramamaktadır.
Hayvanların bilinçaltı yoktur çünkü bir yaşama alanları vardır. İnsanlar kendi yaşama alanlarını yitirdikleri gün ortaya bilinçaltı denilen şey çıkmıştır. Yaşama alanlarıyla birlikte insanlar başkalaşıma uğrama olanağını da yitirmişlerdir. Bilinçaltı bu kayıp nedeniyle sürekli ve umutsuz bir şekilde yas tutan bireysel yapıdır. Hayvanlar da bu özlemi temsil eden varlıklar. Artık hayvanlar bize çizgisel ve biriktirmeye dayalı bir aklın bıraktığı izlerle bilinç ve bilinçaltının bıraktığı izlerin ötesinde yer alan vahşi, simgesel, sınırlı bir alan üzerinde kesintisiz tekrar ve tersine çevirmelerden oluşan bir dünyada yaşamıyor muyuz sorusunu sormaktadırlar. Bizim kültürümüz ve belki de bütün kültürlerin oluşturdukları enerji biriktirimi ve özgürleştirimi üzerine oturtulmuş bulunan ideal şemanın ötesinde yer alan dışa dönük bir patlamadan çok bir için için kaynama; enerji yerine bir başkalaşım geçirme; özgürlükten çok ritüel meydan okuma hayalleri görmüyor muyuz? Oysa hayvanlar soru sormuyorlar susmayı yeğliyorlar.

Kaynak: Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon  (s.175-190)

Yazar Hakkında

Magnon, pozitif bir dille ve barışçıl bir anlayışla, coğrafyalar arası bilgi ve tecrübeyi aktaran, paylaşan ve üreten bağımsız bir platformdur. Doğu kültürünü ve doğayı anlatır. İlham verici yazılı ve görsel içerikler üretir; kendine özgü sanatsal, kültürel etkinlik ve projeler düzenler.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.