Hayatlarımıza neresinden bakarsak bakalım kuşatılmış durumdayız. Ölmeye yakın bir yaşta emekli olabilmek ya da sadece hayatlarımızı idame ettirebilmek adına bütün günümüzü ve enerjimizi fabrikalarda, adına ofis dediğimiz modern hapishanelerde, kafe ve barlarda geçiriyor, kısacası bütün bir hayatı çalışarak tüketiyoruz. Çalıştığımız ölçüde hiçbir özerkliğimiz kalmıyor. Boş (ya da serbest?) zamanımız bile bize ait değil. İzin günlerimizde ya yeniden çalışabilmek için dinleniyor ya da telefonlarla bilgisayarlarla işi evimize taşıyoruz. Peki, ama ne yapacağız? Bu durumun nasıl dışına çıkabiliriz, nereden başlamalıyız?

Mücadeleye, bizi sermayenin zamanına hapseden, ücretli emek olarak sabitleyen mevcut politik partileri destekleyerek, bu tarz bir muhalefetle başlayamayacağımız açık olmalı. Elbette, tüm bunlar, farklı çerçevelerden farklı önerilerle cevaplanabilecek sorular. Bu metinde sadece bu önerilerden birkaçına değinmeye çalışacağız. Bir araya gelmek, kaçmak/kaçırmak, komünleşmek…

Bir araya gelmek için ani bir saldırının, bir olay ya da protestonun ya da toplumsal bir olayın zuhur etmesini beklemenin bir anlamı yok. Maruz kalma üzerinden yapılan bütün mücadele biçimleri bir şeye karşı direnç göstermek üzerine kuruludur kaçınılmaz olarak. Bu karşıtların bir aradalığını devindiren, üreten ve yeniden üreten bir olgunun da kabulüdür. Bu nedenle karşıtlığı üreten bir mücadele hattından çıkmak, antagonizmayı üreten bir kurucu yıkıcılığı mücadele hattı haline getirmek, bizi saldırının muktedirlerine karşı uzlaşmaz bir mücadele hattına taşıyacaktır. Elbette saldırıya karşı koymak önemlidir ama saldıranın varlık koşullarını ortadan kaldırmayan bir mücadele hattı karşıtının varlığına yaslanan onu sabitleyen bir sorunu da üretir. Zaten her gün saldırı altındayız. İçinde bulunduğumuz toplumsal, ekonomik, etik ilişki biçimlerini değiştirmek için bir araya gelmeliyiz. Yeni ilişkiler kurabilmek için yeni alanlar ve mekânlar kurmak elbette elzem olacaktır. Bunları yapmak içinse birbirimizden, ‘biz’in yaratıcılığından ve kuruculuğundan fazlasına ihtiyacımız yok. “İnsanlar aynı müziği duysalar da, nerede olduklarına bağlı olarak biraz farklı biçimde salınır ve farklı adımlarla dans ederler. Oysa yeterince insan gerçekten müziği duyup dans etmeye başladığında, nerede olursanız olun kalkıp dans etmeye başlamanız gerekir.[1]

Deleuze ve Guattari Minör düşünceyi majör bir düşünce ya da dili yerinden eden, kekeleten ya da majörün gevelemesine sebep olan bir kavram olarak sunarlar. Bununla birlikte minör bir tür majör muhalefeti olarak iş görmez. Minör, daha çok majör bir durumu, dili ya da düşünceyi alıp onu yersiz-yurtsuzlaştırarak başka bir forma dönüştürür. “Minör olmak majör bir dili almak ve onu, tercih ettiğimiz kimliği ifade edebilecek şekilde konuşturmaktır. Minörün bu siyasal boyutu kritiktir çünkü sanatta, edebiyatta ve dilde minör pratikler için toplumun majör sesinin normal alışkanlıklarını istikrarsızlaştırma imkânına sahiptir. Bu nedenle minör bir şekilde davranmak hâkim bir siyasal sisteme muhalefet etmek değil, o sistemin içinde yer almak ve onu içeriden değiştirmek demektir.”[2] Bu durumda kendimize, pek ala, şu soruyu sorabiliriz: Majör bir yapı olan kapitalizme karşı minör oluşlar kurabilir miyiz? Veyahut soruyu doğrudan soracak olursak: Kapitalizmin içinden anti-kapitalist sıçramalar, çatlaklar ya da gedikler açmak mümkün mü? Strategy for Labour[Emek Stratejisi] isimli kitabında, hâlâ gündemimizde olan bir soru sordu Gorz: “İçeriden -yani kapitalizmin yok edilmesinden önce- sisteme hemen dâhil edilmeyecek ve sistemin egemenliği altına girmeyecek anti-kapitalist çözümlerin dayatılabilmesi mümkün mü?”[3]

Sosyal ortamcılığa dönüşmemiş bir örgütlenme düzlemi-dost meclisi, salt ekonomizme saplanmamış kolektif bir üretim biçimi, bir komün ya da bir “sendika,” ortak yaratıcılığımızla kurduğumuz ortak mekânlar… Neden olmasın ki? Tüm bunları hayal etmek ve kurmak için dışarıdan bir müdahaleye imkân ve gerek yok. Komünist/anarşist bir toplum içinde olmadan bugünden de kurulabilecek şeyler tüm bunlar. Keza komünizm de anarşizm de bugünün içinde mevcutlar, sorun bu ilişkileri hangi formda örgütleyeceğimizde. “Devrimin bant sistemi gibi bir mekanizmaya ihtiyacı yoktur. Birbiriyle gayrı resmi temaslarda bulunan gruplarda toplanan yüzlerde, binlerce ve hatta milyonlarca insana ihtiyacı vardır.[4]

Sermayenin zamanından kaçıp ortaklığın zamanını üretmek için bir araya gelip komünleşmemiz, en kritik meselelerden birisi olarak da sermayeden/işten kaçmamızı sağlayacak çok daha fazla zamanı özgürleştirme ufkunu büyütmeliyiz. Yeteneklerimiz, kişisel becerilerimiz ölçüsünde hemen hemen yapabildiğimiz kurabildiğimiz her mekânı her aracı kullanmalıyız. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin her birimizin gündelik hayatını kotarabilmek için paraya ihtiyacı var. Birlikteliklerimizi, işgal evlerini, bir komün deneyimini salt marketlerden bir şeyler aşırarak, yağmalayarak ya da sınırlı kaynaklarımızı (öğrenci bursları, part-time işler…) daha da zorlayarak karşılayamayız. “Tornayı, freze tezgâhını ve kapanmış bir fabrikanın indirimli satılan fotokopi makinelerini meta toplumuna karşı düzenlenen bir komployu desteklemek amacıyla kullanmaktan daha mantıklı bir şey olamaz.”[5] Bir tekstil atölyesi yeterince suç ortaklığı ile bir “karşı-fesat birliği” olarak amacı dışında da kullanılabilir.

Tüm bu biraradalıklar, komünler, yaylalar, adalar kurmak bize dayatılan hayattan kaçmanın arayışı içindir. Kaçmak ve kaçırmak… Kaçarken bir taş aramak. “Kaçış çizgisi” diyor Deleuze “bir yersiz yurtsuzlaşmadır. Fransızlar bunun ne demek olduğunu pekiyi bilmezler. Elbette onlarda herkes gibi kaçarlar, ama kaçmanın dünyadan çıkmak olduğunu (gizemcilik ya da sanat), ya da korkakça bir şey olduğunu, çünkü taahhütlerden ve sorumluluklardan sıyrılmak olduğunu düşünürler. Kaçmak kesinlikle eylemden vazgeçmek demek değildir, bir kaçıştan daha eylemli bir şey yoktur. Hayali olanın tam karşıtıdır kaçış. Ve yanı zamanda kaçırmaktır, illa ki başkalarını değil, bir şeyi kaçırmak, bir sistemi kaçırmak, bir hortumda delik açar gibi…”[6]

Tüm bunları yavaş yavaş da olsa var olandan sapma olarak kullanacak bir “savaş-makinesine” dönüştürmek için bu tür minör durumların kurulmasını deneyebiliriz. “Kaçış çizgileri (toplumsal çelişkiler yerine), azınlıklar (sınıflar yerine) ve savaş makineleri (Devlet aygıtına karşı), analizin kavramsal çerçevesinde, kaçınılmaz olarak militan praksisi şekillendiren meselelerin de ciddi şekilde yenilenmesini gerektiren bir değişikliğe yol açar.[7]

Alın, size bir fikir: Turnikelerden atlayanlar sendikası

Yüzlerce insan toplanıyor. Aidat ayda 100 kron, devletin istediği ücretten %80 tasarruf ediliyor, yakalanırsanız cezayı sendika öder. Dahası turnikelerden atlarken artık yalnız değilsiniz; bu kolektif bir başkaldırı. Turnikeden atlayanlar kendilerini toplumsal bir güç olarak görüyorlar, yaptıklarından gurur duyuyorlar ve başkalarının da katılmasını istiyorlar, aidatlı üye olmasanız bile başlamanız için gereken teşviği sağlamaya hazırlar. Eylemlere katılması için başkalarını ikna etmeye çalışmaktansa, kurucuları zaten gerçekleştirdikleri direnişin temeline çekiyor insanları: artık turnikelerden atlayan herkes potansiyel birer devrimci ve kendilerini de böyle görüyorlar.

Birkaç üye yakalandıktan sonra, birkaç ay geçince, kar ettiklerini fark ediyorlar. Artan parayla parlak propaganda posterleri: halkı toplu taşıma ücretlerine karşı örgütlüyor, bir sonraki adımın beyin fırtınası için zaman kalıyor. İsveç toplumundaki diğer çatlaklar nerede? Bireyler kolektif güce nasıl dönüştürülür –pazarlık yapmak yeterli değil, nasıl meydan okuyacağız?[8]

uyumsuz ütopya

Kaynak: http://www.dunyaninyerlileri.com/kacis-mekanlari-uyumsuz-utopya/



[1] Andy Merrifield, Büyülü Marksizm Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü, çev. Murat Sabri Şaşzade, Doruk Yayınları, 2013.

[2] D. Sutton ve D. Martin-Jones, Deleuze, çeviren: Murat Özbank ve Yetkin Başkavak, Kolektif Kitap, 2014

[3] Alberto Toscano, “Reforme Edilemez Olanı Reforme Etmek”, Ne İçin Mücadele Ediyoruz, Radikal Bir Manifesto, Çev.: Servet Yeşilyurt, Habitus Kitap, 2014 içinde)

[4] Colin Ward, Eylemde Anarşi, Çev.: H. Deniz Güneri, Kaos Yayınları, 2001.

[5] Görünmez Komite, Yaklaşan İsyan, Çev.: R. Işık Güngör, Sel Yayınları, 2012.

[6] G. Deleuze ve C. Parnet, Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam Yayınları, 1993.

[7] Dhruv Jain (derleyen), Özgürleşme Makineleri Deleuze ve Marx, Çeviri : Aslı İkizoğlu , Otonom Yayıncılık, 2014.

[8] CrimethInc. Ex-Workers’ Collective, “İsyan mı istiyorsun?” sosyalsavas.org.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.